ILISU’YA SAHİP ÇIKALIM

Mustafa TOMBULOĞLU
Yörtürk Kültür ve Sanat Dergisi (Eylül-Ekim 2008)

Küresel ısınma ve kuraklık gerçeği karşısında ülkelerin etkin su politikası geliştirmesi 21.yüzyılda temel bir zaruret olarak karşımıza çıkıyor. Bu kapsamda da, Türkiye’nin izlediği su politikası yakından takip ediliyor.

Gelecek yıl Mart ayında “Farklılıkların Suda Yakınlaşması” temasıyla İstanbul’da gerçekleştirilecek 5.Dünya Su Forumu’nun odak noktası Türkiye olacak. Forum nedeniyle Türkiye’yi ziyaret eden Dünya Su Konseyi Başkanı Prof. Loic Faouchon, Türkiye’nin su politikası konusunda çok iyi bir deneyime sahip olduğunu, dünya çapında suyla ilgili yapılan organizasyonlarda mutlaka Türklerin de yer alması gerektiğini ifade etti. Türkiye’yi su yönetimi konusunda da başarılı bir ülke olarak tanımlayan Prof. Faouchon, baraj yapımına karşı çıkanlara rağmen, suyun etkin bir şekilde kullanımı ve enerji üretimi açısından yatırım aracı olarak önemli bir yer tutan barajlar konusunda Türkiye’nin çok ciddi deneyimlere sahip olduğuna dikkati çekti.

Türkiye’nin Güneydoğusunda Dicle Nehri’nde yapılması planlanan Ilısu Barajı’nın bölgenin en önemli baraj ve hidroelektrik santrali olarak Avrupa basınının gündeminden düşmemesi bir tesadüf olamaz. Ilısu Barajı’nı ulusal bir prestij projesi olarak değerlendirerek alkışlayanların yanı sıra, Prof. Faouchon’un deyimiyle karşı çıkanlar da var. Baraj inşaası ile sular altında kalacak yüzde 20’lik kesimiyle Hasankeyf’te kültürel mirasın, çevrenin ve ekolojik dengenin korunmasının yanı sıra yerlerinden edilecek insanların gelir ve iskan imkanlarının karşılanması bugünlerde İsviçre, Almanya ve Avusturya kamuoyunun öncelikli konusu. Niye? Çünkü İsviçre, Almanya ve Avusturyalı yüklenici firmalar konsorsiyum oluşturarak, Mart 2007’de Türkiye ile sözleşme imzaladılar. Ancak Ilısu Baraj Projesi’nin hayata geçirilmesini istemeyen bir kesim ise, kredi teminatının iptali için sivil toplum örgütler aracılığıyla bu ülkelerdeki hükümetler üzerinde baskı kurmaya çalışıyor.

Dev bir proje olan Ilısu Barajı, enerji sektörü için de önemli. O kadar ki İsviçre, Almanya ve Avusturyalı şirketlerin sahneden çekilmesi durumunda, Çin ve Japon girişimcilerin Proje’de yer almak için beklediklerini unutmayalım.

Ekonomik verimlilik paydasında ülkeler arasında ikili siyasi ilişkilerin geliştirilmesi ve Türkiye’deki enerji sektörü pastasından büyük bir dilim kapma yarışında önemli yer tutan Ilısu Projesi’nin bir de siyasi izdüşümü var. Terör örgütünün yöre halkını tezleri doğrultusunda yönlendirme gayretleri çerçevesinde Avrupa’ya projeyle ilgili aktarılan bilgilerin önyargılı olması ve bu kesime yakın yabancı sivil toplum örgütlerinin Türkiye aleyhinde faaliyet yürütme hedefine odaklanması, Ilısu Barajı konusunda doğru ve tarafsız bilgilere erişimi imkansız kılıyor.

Örneğin; Alman Federal Parlamentosu İnsan Hakları ve İnsani Yardım Komisyonu’nda Ilısu Baraj Projesi hakkında yapılan olumlu açıklamalara uluslararası medyada yer verilmediğini görüyoruz. Almanya’da Sol Parti’nin Ilısu Barajı için sağlanan ihracat riski garantilerinin iptali yönündeki karar tasarısına karşılık Alman Federal Dışişleri Bakanlığı Temsilcisi Barajla ilgili basında yayımlanan haberlere itibar edilmemesini salık veriyor. Temsilci, söz konusu haberlerin aksine Ilısu Baraj inşaatının başlamadığını ve henüz kimsenin yerleşim yerinin değiştirilmediğini, 55 bin insanın göç etmek zorunda kalacağı gazete haberlerine de inanılmaması gerektiğini ifade ediyor. Çünkü Alman Hükümet yetkilisinin de ifade ettiği gibi, bölgede göç etmek zorunda kalacakların sayısı 11 bin.

Şimdi de Ilısu ile ilgili dış basında okuyamayacaklarımızı dile getirelim. Proje karşıtlığı ile bilinen İsviçre menşeli sivil toplum kuruluşu Bern Deklarasyonu çalışanlarından Christine EBERLEIN’in, PKK’ya yakın çevrelerden Ercan AYBOĞA ile birlikte 2007 içinde bölgeye yaptığı seyahat sonrasında “Ilısu Bilgi Toplama Kurulu Raporu/Ilısu ve Karabayır Köyü’nde İstimlak ve Tazminat” başlıklı Ekim 2007 tarihli bir rapor yayınladı. Barajın bölgeye etkisinin araştırılması amacıyla hazırlandığı iddia edilen raporda; yalnızca bir kesimin görüşlerine yer verilmesi ve bölge halkının Baraj inşaatı sonrasında mağduriyet yaşayacağına vurgu yapması dikkati çekiyor.

Ayrıca, Mart 2007’de Federal Almanya Başbakanı Angela Merkel’e hitaben yazılan ve Alman Hükümeti’nin Ilısu Baraj Projesi’ne ihracat kredi garantisi vermemesini isteyen, Kürt bölgesinde inşaa edilecek Baraj’ın bölgede yoksulluğu ve insan hakları ihlallerini artıracağı, böylelikle “Kürt azınlığına uygulanan baskının” da yoğunlaşacağı iddialarını içeren mektupta, PKK’nın Avrupa’da faaliyet gösteren paravan kuruluşlarının yanı sıra Christine EBERLEIN’in de imzasının bulunması adıgeçenin ilişkilerini ortaya koyması bakımından önemli.

Oysa ki Ilısu Barajı gölü bölgede PKK’ya karşı da son derece etkin bir doğal engel olacak. Sınırdan sızmalara, örgütün çeşitli birimleriyle irtibatına ve barınmasına önemli bir engel oluşturacak.

Diğer yandan, bölgedeki Ticaret Odalarının projeye verdikleri destek mesajlarını da dış basında okuyamıyoruz. Diyarbakır, Batman ve Siirt Ticaret ve Sanayi Odası Başkanları, GAP ve bu projenin bir parçası olan Ilısu Barajı yapımının önemine değiniyorlar. Bu kadarla da sınırlı kalmayıp, ABD’yi etkileyen ekonomik krizin Türkiye’ye yansımalarından endişe duyan Ticaret Odaları Başkanları projelerin aksamaması için Türk Hükümeti’ne çağrıda bulunuyorlar.

İşte tüm bu gerçekleri yabancı basında da okuyabilmeliyiz. Ancak bu önyargılı yaklaşıma sahip kesim; Türkiye’yi AB içinde görmek istemediği gibi, bölgedeki ekonomik koşulları istismar ederek projenin bölge kalkınmasını olumsuz etkileyeceğine giderek kendisini de inandırmaktadır.

5.Dünya Su Forumu bu anlamda Türkiye için büyük bir fırsat. “Farklılıkların Suda Yakınlaşması” temasından ilham alarak, bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. İnsanımızı ve vatanımızı daha iyi yarınlara taşımak için hepimize iş düşüyor. Ilısu Baraj Projemize sahip çıkalım.

 

Bir cevap yazın